Yaz Çok Çabuk Geçti

Yaz çabuk geçti evet ama boş geçti desem yalan olur. İlk kez gördüğüm çok yer oldu. İşte en sevdiklerimin bir listesi.

Küçüklüğümden beri yazları ailemle birlikte Çeşme’ye ve Bodrum’a gidiyoruz. Mert’le tanıştıktan sonra ilk kez geçen sene Bodrum’un güneyine inerek Datça’ya gittim. O zamandan beri Ege’den ziyade bir Akdeniz çocuğu gibi hissediyorum. Ne hızlı adapte olmuşum değil mi?

Bu sene Hazirandaki bayram tatili bir haftalık olarak sürpriz yumurtadan çıktı ve bize bir Kaş kaçamağı fırsatı yarattı. Böylece birkaç yıldır çok gitmek istediğim Kaş’ı sonunda sevdiceğimle beraber gördüm. Daha sonra iki haftalığına canımız Datça’ya kavuştuk. Datça dönüşü annem ve babamla birlikte üç gün Çeşme’ye uğradık. Böylece bu yaz üç farklı yerde keşifler yaptık. Ben de ilk kez gidip çok sevdiğim yerlerden bir derleme yaptım.

1. Zühtü Meze & Cocktails, Kaş

Mert de ben de çok iştahlı değiliz ve yaşamak için yiyoruz. Ama arada bir güzel bir yaz akşamında lezzetli bir restoran bulunca da aylarca onun hakkında konuşuyoruz. Kaş’taki Zühtü de böyle oldu. Hem mezeleri harikaydı hem de kokteylleri. İçtiğim lavantalı kokteyli ve pancarlı, bulgurlu cacıklarını hiç unutmuyorum. Bir de şahane ortamını, içeri girip çıkan kocaman ve tatlı köpeklerini… Keşke birkaç kere daha gidecek fırsatımız olsaydı ama “Ya daha güzel bir yere gidersek?” düşüncesiyle ikinci kez gitmedik. Halbuki gidebilirmişiz.

2. Simena, Antalya

Katıldığımız Kaş limandan kalkan tekne turunda muhteşem koylara gittik. Kaş’ınki kadar bana uygun bir deniz görmedim daha önce; derin, soğuk ve masmavi… Sırf bu yüzden güzel koylara gitmek bile yeter diye düşünürken nefis antik Likya kenti Simena’ya, yani Kaleköy’e gittik. Kekova adasının hemen karşısında bulunan Simena, sokaklarının ve evlerinin yapısıyla çok farklı bir yerdi. Dimdik bir köy ve neredeyse tüm yollar birilerinin evinin verandasından geçiyor. Daracık patika şeklindeki sokaklar güleryüzlü insanlara çıkıyor. Tam Mert’e göre olan sıcacık denizinin ortasında antik Likya lahitleri var. İnsan gerçekten tam karşısındaki batık kent Kekova ayaktayken bu iki kentin ilişkisini hayal etmeden duramıyor. Çok sevdiğim insanları mutlaka götürmek isteyeceğim bir yerdi. Ne kadar sevdiğim buradan anlaşılabilir.

3. Çark Meyhane, Çeşme

Annem ile babamın birkaç yıldır sık sık gidip çok anlattıkları Çark Meyhane’ye gitme fırsatımız olduğuna çok sevindim. Tüm mezeleri, balıkları hatta ekmekleri bile şahaneydi. Annem ve babam buraya Yunan usulü kızarmış karides için geldiklerini söylediler. Denedim ama çok benlik değildi, karidesten çok deniz tadı vardı sanki. Tüm mezeleri meyhanenin sahibi Ahmet Bey’in annesi günlük olarak yapıyormuş. Zaten tadınca bunun doğru olduğunu anlıyorsunuz.

4. Myra Antik Kenti, Demre

Kaş’taki tekne turunda Likya’yla ilgili öğrendiklerimiz çok hoşumuza gitti. Hazır oraya kadar gitmişten Demre’ye de gidelim, hem Myra Antik Kenti’ni gezeriz hem de Aziz Nikolas’ın topraklarını görürüz dedik. Myra, kaya mezarlarıyla çok büyüleyici bir kentti. Tahmin ettiğimden çok daha büyük bir amfi tiyatrosu vardı. Sadece tiyatronun büyüklüğünden bile şehrin ne kadar az kazıldığı belli oluyor; bu kadar çok insan için tasarlanmış bir tiyatronun olduğu şehirde bu kadar az alan olamaz. Toprağın altında kazılmayı beklenenleri merak edip durdum.

5. Likya Uygarlıkları Müzesi, Demre

Myra’dan çıkınca hemen yakınındaki Andriake Antik Kenti’ne gittik. Burası Myra’nın limanı, bir nevi taşrası gibi bir kentmiş. Kentin kendisinde çok fazla kalıntı olmasa da M.S. 129 yılında inşa edilen liman deposu sapasağlam ayakta ve bugün Likya Uygarlıkları Müzesi olarak ziyarete açık. Müzedeki basit anlatımlar uygarlıkları anlamam için çok faydalı oldu. Tekne turunda ziyaret ettiğimiz Aperlai Antik Kenti’nde şehrin ana gelir kaynağının mor renk ticareti olduğundan bahsetmişlerdi. Asaletin ve kraliyetin rengi mor, Mureks adlı bir deniz kabuklusundan üretiliyormuş. Müzede rengin üretilme sürecini görmek beni mutlu etti.

6. Culinarium Restoran, Datça

Geçen sene gitmeyip bu sene annem ve babamla birlikte gittiğimiz Culinarium’u sevdim. Datça’da burası gibi “fine dining”e yakın çok fazla restoran yok. Avlularında harika bir masada oturduk, sanki kendi evimizin terasında gibi hissettirdi. Datça’da ev hayalimi okşadığı için de sevmiş olabilirim burayı. Gerçi gerçek bir çorbasever olarak yaz sıcağında domates çorbalarını da denedim ve harikaydı.

7. Hisarönü-Söğüt Hattı Yol Kenarı Denizleri

Yazlık yerlerde o gün için sadece arabayla gezmeyi planlasak bile mutlaka içime mayo giyer, yedek mayolarımı yakın bir yere koyarım. Aniden denize girmek gerekebilir çünkü. Annemlere Selimiye, Bozburun, Söğüt’ü göstermek üzere çıktığımız araba yolculuğu en “hadi duralım da şuradan girelim”li yolculuğumdu. Böyle denizler çok fazla ziyaretçisi olmadığı için gidebileceğiniz tüm beach club‘lardan daha güzel oluyor. O gün biz de sık sık durduk, cupladık, çıktık. İstanbul’a döndükten sonra çokça hayalini kurdum o günün.

8. Saklıkent, Muğla

Ne zamandır görmeyi çok istediğim Saklıkent Milli Parkı’na Kaş tatilimizde gittik. Ayaklarımın çamura batmasını, zor yollarda tutunarak yürümeyi, uzun yürüyüşlerin sonunda muhteşem yerler görmeyi çok severim. Saklıkent de gerçekten doğal bir lunapark gibi. Üstelik yaz sıcaklarında serinliği çok iyi geliyor. Biz kanyonun epey ilerisine kadar yürüsek de en sonunu göremedik. Neredeyse bir insan boyu akan şelaleye tırmanmak için uygun değildi üstümüz başımız. Bir daha gidersem öyle hazırlıklı olacağım ki göreceğim o kanyonun sonunu.

Yorumlar

Yorum bırakın