Ayhan Dedem hastalıklarla savaştıktan sonra bundan tam bir sene önce akşam vakti veda etti dünyaya. Son derece şahsına münhasır bir insandı: Hayatımda hiç onun gibi düşüneni, onun gibi şaka yapanı, onun gibi huyları olanı görmedim. Bu yazı ona bir saygı duruşu.
Ne kadar beklendik olursa olsun her ölüm erken ölümdür. Öyle demiş Cemal Süreya. Ama hayatını istediği gibi yaşamış, sevmiş, gezmiş, okumuş, gülmüş biri için söylenecek pek fazla söz olmuyor sanırım. O yüzden dedemi anarak onun yaşamını kutlamak bana çok iyi geliyor.
Dedem çok iyi bir hikâye anlatıcısıydı, gerçek bir meddahtı. Kalabalık aile toplantılarında her zaman ortada olur, bazen gençliğinden bazen o günden hikâyelerle buluşmalarımızı şenlendirirdi. O yüzden şahit olduklarımız dışında da onun hayatına dair pek çok şey bilirdik. Gerçek ya da abartı… O kısım biraz meddahın inisiyatifindeydi.
Gerçekten aksi bir insandı. Her şeye itiraz eder, hiçbir şeyi beğenmezdi. Bir şeyi beğenmeyince hemen suratını buruşturur, bunu herkese söylemekten ve göstermekten hiç çekinmezdi. O yüzden onun misafir olacağı bir evin sahibi olmak ya da ona bir sürpriz yapmak çok zordu mesela. Çünkü riskliydi. Beğenmeme ihtimali çok yüksekti.
Çok açık sözlüydü. Yalnızca beğenmediklerini değil, hiçbir şeyi söylemekten çekinmezdi. Bu özellik ona yaşlandıkça mı yüklendi ondan emin değilim. Ama fikirlerini ve duygularını onun kadar açıklıkla yansıtan başka birini görmedim. Bunun bir dezavantajını yaşadığını da hiç duymadım.
Dedem çok şakacıydı. Fıkraları, şakaları çok sever, kendi anlatır kendi gülerdi. Gülerken kaşlarını çatar, gözlerini kısar, göbeğini zıplatırdı. Karikatürlerdeki gibi gülerdi yani, yalnızca gülüşüyle bile insanları güldürebilirdi. Bazen ofansif şakalar da yapardı. Mesela memleketinizi söylediğinizde neresi olduğu fark etmeksizin “aaa oradan adam çıkmaz,” derdi. Bu huyunu ben pek sevmezdim.
Saçlarına çok önem verirdi. Saçları karbeyaz ve çok sıktı, fırça gibi. Ama yumuşacıktı da. Hep sevdiği berberlere gider, saçlarını özenle tarar ve nasıl göründüğünü çok önemserdi. Saçları kolonya kokardı. Çünkü ellerine hep limon kolonyası sıkar, sonra kolonyalı ellerini saçlarına sürerdi. Küçükken saçları bu yüzden bembeyaz oldu zannediyordum ama değil sanırım. Kardeşinin saçları da tıpkı onunkiler gibi. Genetik herhâlde.
Çok güzel resim çizerdi. Baka baka gördüğü her şeyin aynısını yapardı. Aklından da ya manzara resimleri ya mandalalar ya da pos bıyıklı amca suratları çizerdi. Pos bıyıklı amcaları bazen yumurtaların içine oturturdu ve bıyıklı yumurtalar çizerdi. Yani çok genişti hayal gücü. Ona doğum günlerinde boya seti almak çok iyi bir fikirdi, çok sevinirdi. Hatta ağustos ayı gibi marketlerde okul alışverişi telaşı başlayınca ona kuru boya setleri alırdık annemle. Çocuğu gibi bakardı kalemlerine. “Bu resimler ben ölünce değerlenecek,” derdi. O ölmeden de değerliydi.
Galatasaraylıydı dedem. Tüm maçları seyrederdi ve takımını gerçekten çok severdi. Ali Sami Yen kapanıp yeni stadyum açılınca onu maça götürmüştük. O günü unutmuyorum, çok tatlıydı. Konforlu ayakkabıları, uzun montu ve kasketiyle lunaparka gelmiş bir çocuk gibi bakıyordu etrafına.
Yaşını hiç göstermezdi dedem. Ruhu her zaman bedeninden daha gençti. Boğaz’da yürüyüşe gider, araba kullanmaya bayılır -90 yaşında bile 700 kilometre yol yapar-, bahçesini sular, çimlerini biçer, bisiklete biner, neşeyle kahkaha atardı. O yüzden son 20 yılında onun yaşını öğrenen herkes şaşırırdı. Bu da onun çok hoşuna giderdi. Neredeyse herkese “Ben kaç yaşındayım sence?” diye sorardı. Ve gerçekten her zaman istediği cevabı alırdı. Çünkü dedem hep 70’lerindeydi, yaşamının son bir yılında bir anda 25 yıl yaşlandı.
Sonra veda etti dünyaya. Ben onun öldüğünü hâlâ tam anlayamadım, böyle hissetmemin sebebini de… Küçüklüğümden beri hiç ölmezmiş gibi geliyordu benim süper kahraman dedem. Sanırım varlığı düşlerimde baki olduğu için zihnim inanmıyor gittiğine.
İyi ki yaşadın dede. Çok da güzel yaşadın.










muattars için bir cevap yazın Cevabı iptal et