Ben senin öleceğini bir önceki gece anladım. Artık hayatta olmak istemiyormuş gibi nefes alıyordun. Nefesini duyduğum binlerce diğer seferden daha farklı bir ses çıkarıyordu vücudun. Yatağının ucundaki koltuğa oturduk. Seni izledik, onlar konuştular. Ben pek konuşmadım ama, konuşsam ağladığım çok belli olacaktı. Ağladığımı gizlemek istediğimden değil, başkalarına sebep olmak istemediğimden. O gece ayak ucunda otururken tam olarak neye ağlıyordum, hâlâ anlamlandırmış değilim. Birkaç fikrim var ama; elimden kayıp gidiyordun, acı çekiyordun, acı çekme diye bir an önce ölmeni istiyordum, ölmeni istememe üzülüyordum… Seni öyle oturmuş film gibi izlememe de içerledim sonra çok. Sağlıklı olmama, “daha önümde yaşayacak yıllar”ım olmasına yakındım. Hayatın akışı geldi yüreğime oturdu. Sana iyi geceler demedim.
O gece nefes alışın rahatlayana kadar önce ayak ucunda, sonra baş ucunda oturdum. O odanın loşluğu kazındı zihnime. Sanki sesli konuşsak sen uyanırmışsın gibi ısrarla fışırdayışlarımız kazındı. Sonra gittim yattım. Sabaha kadar uyudum. Uyandığımda sesini duydum senin, kahvaltı ediyordun. Herhangi bir anlama gelmeyen bir dizi sözcük çıkıyordu ağzından, yattığın yerden annemin küp küp kestiği beyaz peynirleri yiyordun. Yataktan kalktım, dişlerimi fırçalamaya gittim. O arada gelip sana günaydın demedim.
Biraz sonra annem geldi, “Şekeri çok yüksek ve ağzından siyah bir sıvı geliyor,” dedi. Doktora mesaj yazmış. Birkaç dakika geçmedi Gül Abla’nın bağırdığını duydum. Anladım. Odanın kapısına doğru yürüdüm, annemle karşılaştım kapıda. “Öldü mü?” dedim, “Evet,” dedi. Ben seni o sabah görmedim.
Mutfağa gittim. Küp küp kesilmiş beyaz peynirlerden çok azı yenmişti, kızarmış ekmeğin bir kenarı ısırılmıştı, tarçınlı çay hâlâ çok sıcaktı. Zavallı bir tepsinin üstünde lavabonun kenarında duruyorlardı. Hepsini çöpe attım. Senden başka kimsenin içemeyeceği sıcaklıktaki çay bardağına şöyle bir dokundum. Kendimce vedalaştım seninle böylece. Sonra çayı lavaboya döktüm.
Evde ara ara ağlama sesleri duyuluyordu. Bir de koşuşturma sesleri. “Karnına bir bıçak koyalım”, “düz renk bir çarşaf bulalım”, “yüzüne siyah değil beyaz şal örtelim”… Bu bıçağın dönüp dolaşıp geri mutfak çekmecesine girişi, yıkanmış ve ütülenmiş o çarşafta bir misafirin yatışı, o beyaz şalın yarın öbür gün ne bileyim bir düğünde üşüyen birimizin omuzlarına konuşu… Bu eşyanın senden sonra tekrar hayata dönmesi, senin bir daha hiç dönmeyecek olman… Bir tık normalleştiriyor mu acaba ölümünü?
Gelenler gidenler olmaya başladı. Bir pazar günüydü. Sen salonun ortasındaydın, beyaz çarşafın, yüzündeki beyaz şalın ve üstünde anlamsızca duran bıçakla. Birileri gidip gelip şalı kaldırıyor, saçlarını, çeneni tutan eşarbın düğümünü düzeltiyor, geri kapatıyor. Beyaz saçların sonuna kadar açtığımız camlardan içeri giren rüzgârla uçuşuyor çarşafın altında. Saçların üzüyor beni. Hâlâ canlı gibi görünen tek parçan onlar çünkü.
Günlerdir uyumamışım gibi bir yorgunluk çöktü üstüme. Kafamı geriye doğru verdim. Rahat olsun diye özenle seçtiğin kocaman koltuğun kocaman yastığına gömüldüm. Kafamı kaldırdım sonra. Ayak ucunda kalkmanı bekleyen terliklerinle göz göze geldim. Tıpkı saçların gibi canlı kalan bir parçanmışçasına duruyorlardı. Çünkü eğer ayaklarını indirebilseydin yattığın yerden, tam o terliklere denk geleceklerdi. Terliklerin henüz anlamamıştı bir daha giyilmeyeceklerini. Anlamsız bir şefkat duydum onlara. Babamdan onları kaldırmasını istedim. Dolaba kalkınca herkes gibi terlikler de anlar dedim.
Birileri geldi, birileri gitti. Sen hâlâ salonun ortasındaydın. Sonra gelip seni bir battaniyeye sardılar ve götürdüler. Pandemi dönemiydi, hemen defnedilecek dediler. Arabalara doluştuk, kalabalık yollardan geçtik. Hayatın normal akışında olmasında teselli bulmaya çalıştım. Trafiğin sıkıştığı yerdeki adam her gün olduğu gibi bugün de bağırıyordu mesela. Ama bugün beynimin içinde çok tiz bir ses olarak yankılandı bağırışı. Şehirli insanın gündelik öfkesi, içimde beklenmedik bir sakinlik yarattı. Ne olduklarını anlamadan baktım yollardaki tabelalara, sözcükler bir anlamı olmayan görsellere dönüştü. Kazılmış mezardan siyah bir kedi çıktı. Ben bankta tek başıma otururken yanıma gelip miyavladı. Acıktı dedim, herhâlde. Herkes bugünlük sussun istedim. Yani anlayacağın hayatın normal akışında olmasında teselli bulamadım. Ama normal bir günmüş gibi o gün de akşam eve döndüm, o gün de diğer günler gibi uykum geldi ve ertesi gün yine diğer günlerde yaptığım gibi uyandım.
Yaslı bir insana söylenmesini yanlış bulduğum ama bir şekilde kültürümüze yerleşmiş bazı sözlerle savaştım, o gün ve sonrasında. “Dedenle buluştular”, “o senin başarılarını seyretmeye devam edecek” gibi… Ölen kişinin bir yerlerde var olmaya devam ettiği hissinde teselli bulamıyorum. Senin bir dönem yaşadığın ve şimdi öldüğün, dedemle hiçbir yerde buluşmadığın, tıpkı onun gibi senin de şimdi toprak olacağın gerçeğindeki -bazılarına çok sert gelen- his, beni yokluğuna karşı daha diri tutuyor. Beni izlemeyeceğini biliyorum, elma bahçelerinin olduğu çiçek kokulu bir yerde olmadığını biliyorum, bedenlerimize hapsolmuş bir ruhumuz varsa, onun bedenlerimizle beraber yok olduğunu biliyorum. Bunlarda bulduğum o hiç de duygusal olmayan soğukluk, başımı dayayabileceğim daha sağlam bir omuz benim için. Vardın, güzeldin, şimdiyse gittin. Kendimi farklı bir şekilde var olduğuna inandırırsam, yokluğunla nasıl barışırım?
Senden önce pek hatırlamıyorum çok iyi tanıdığın birini kaybetme hissini. Sen öldükten sonra bu hâlini hiç bilmediğim için seni çok iyi tanıdığım gerçeğiyle de vedalaştım bir süre. Ama sonra yavaş yavaş geri geldi, merak etme. Başkalarında ve kendimde seninkilere benzer hareketleri, huyları, sözleri yakaladıkça geri geldi. Bedenen dünyada olmasan da böyle soyut izlerde seni bulmak hoşuma gitti. Sanırım öldüğünde ne kadar soyutlaşabildiğinle bağlantılı bu dünyadaki asıl ömrün.
Akşamına neler yaptığını bana anlatmadığın ilk gün, öldüğün gün. Benim için işte böyle geçti.

Meltem Erkmen için bir cevap yazın Cevabı iptal et